Merhaba Motevo ziyaretçileri! Günümüzün konusu: “Türkiye hangi tarihte insan hakları Evrensel Bildirgesini onaylamıştır”. Hazırsanız başlayalım!
Kayseri’nin Soğuk Akşamlarında İnsan Hakları Üzerine Düşünmek
Bir günlük sayfasının kenarına sıkışan büyük bir tarih
Bugün yine akşam oldu. Kayseri’de kış aylarının o sert, insanın içini biraz da kendine döndüren soğuğu var dışarıda. Pencerenin camına vuran rüzgâr sesi, odanın içindeki sessizliği bölüyor. Ben 25 yaşındayım ve garip bir şekilde hâlâ bazı günler kendimi 17 yaşındaki o kafası karışık çocuk gibi hissediyorum.
Masamda defterlerim açık. Bir sayfanın köşesine şöyle yazmışım: “İnsan hakları nedir, gerçekten kim için yazıldı?”
Bugün bu sorunun peşine biraz daha düştüm. Çünkü okuldan kalan bir araştırma ödevi değil bu; içimde uzun zamandır birikmiş bir şey. İnsanların eşitliği, adalet, onur… Bunlar büyük kelimeler ama bazen hayatın içinde karşılığı yokmuş gibi geliyor.
Tam bu noktada karşıma çok net bir tarih çıkıyor:
Türkiye, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul oylamasında destekleyerek onaylamıştır.
Bu cümle kuru bir bilgi gibi duruyor ama benim için öyle değil. Çünkü o tarih, aslında insanlığın kendine “biz neyi savunacağız?” diye sorduğu bir an gibi.
10 Aralık 1948: Dünyanın aynı cümlede buluştuğu gün
O günü hayal etmeye çalışıyorum. 1948… Ben yokum, Kayseri’nin sokakları bile bambaşka, dünya bambaşka. Savaşın yaraları henüz taze. İnsanlar kayıplarını saymayı bile yeni bırakmış.
Ve Birleşmiş Milletler’de bir oylama yapılıyor. İnsanlığın geleceğini ilgilendiren bir metin: İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi.
Bu metin, “insan doğduğu için değerlidir” diyor. Kulağa basit geliyor ama aslında devrim gibi bir şey bu. Çünkü o güne kadar dünya, insanı çoğu zaman gücü kadar değerli saymış.
Türkiye de o oylamada yer alıyor ve kabul yönünde oy veriyor. Bu, tarihin küçük ama önemli bir satırı.
Ama benim zihnimde o satır büyüyor. Çünkü düşünüyorum: O gün “evet” diyen ellerin arkasında nasıl insanlar vardı? Onlar bu “evet”in yıllar sonra benim gibi bir gencin iç dünyasında yankılanacağını biliyor muydu?
Sanmıyorum.
Bir tarihin içimde açtığı boşluk
Defterimi kapatıyorum, sonra tekrar açıyorum. Çünkü bu bilgi bana sadece “öğrendim” hissi vermiyor. Bir eksiklik de hissettiriyor.
Dışarıda hayat akıyor. Kayseri’nin sokaklarında insanlar işten dönüyor, kimisi ekmek alıyor, kimisi sessizce yürüyor. Ama benim içimde başka bir şey var.
Şunu düşünüyorum:
Eğer 1948’de dünya insan haklarını kabul ettiyse, bugün neden hâlâ bazı insanlar kendini değersiz hissediyor?
Bu soru içimi biraz sıkıyor.
Belki de sorun kağıtta değil, hayatta.
Bir günün içinde insan haklarını aramak
Otobüs durağında başlayan düşünce
Bugün öğleden sonra otobüs durağında beklerken başladı her şey. Soğuk hava yüzümü kesiyordu. Yanımda yaşlı bir adam vardı. Elinde eski bir poşet, sessizce bekliyordu. Bir ara bana bakıp “gençsin, üşüme” dedi.
Basit bir cümle.
Ama o an düşündüm: İnsan hakları dediğimiz şey bazen büyük bildirgelerde değil, böyle küçük anlarda mı yaşıyor?
O adam bana bir şey öğütlemedi. Sadece varlığıyla bile “sen varsın” dedi.
İşte o anda 10 Aralık 1948 aklıma geldi. Türkiye’nin de içinde olduğu o büyük kabul anı… İnsanların “herkes doğuştan eşittir” demeye çalıştığı an.
Ama sonra durağın köşesinde bekleyen başka bir genç gördüm. Telefonuna bakıyordu, yüzü asıktı. Belki o da benim gibi bir şeylerin eksikliğini hissediyordu ama adını koyamıyordu.
Kayseri’nin sessizliği ve içimdeki gürültü
Kayseri bazen çok sessiz bir şehir gibi geliyor bana. Ama bu sessizlik huzur değil her zaman. Bazen insanın kendi iç sesini daha yüksek duymasına neden oluyor.
Ben de kendi iç sesimi fazla duyanlardanım.
Bir günlüğe şunu yazmışım:
“Eğer insan hakları gerçekten evrenselse, neden bazı insanlar hâlâ kendini evrenin dışında hissediyor?”
O gün bunu yazarken dramatik olduğumu düşünmüştüm. Ama bugün aynı cümleyi daha ciddi hissediyorum.
Çünkü 1948’de kabul edilen o bildiri, aslında bir başlangıçtı. Bir bitiş değil.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin gölgesinde büyümek
Okul yıllarından kalan yarım sorular
Lise yıllarında bu konuyu ilk duyduğumda öğretmenimiz çok net anlatmıştı: “Bu bildiri, insan onurunu korumak için yazıldı.”
O zamanlar kulağa çok teorik gelmişti. Sınavda çıkacak bir bilgi gibi.
Ama şimdi öyle değil.
Şimdi bu cümle, benim gündelik hayatımın içinde dolaşıyor. Çünkü insan onuru dediğimiz şey bazen bir bakışta kırılıyor, bazen bir sözde.
Ve ben bunu daha çok fark ettikçe, içimde hem bir hayal kırıklığı hem de garip bir umut büyüyor.
Hayal kırıklığı: Kağıtla hayat arasındaki mesafe
Hayal kırıklığım şuradan geliyor:
Eğer dünya 1948’de bu kadar net bir şey kabul ettiyse, neden bugün hâlâ eşitsizlik, adaletsizlik ve dışlanma var?
Neden bazı insanlar hâlâ “eksik” hissediyor?
Bu soruların cevabı basit değil.
Belki de insanlık, güzel şeyleri kabul etmekte hızlı ama uygulamakta yavaş.
Umut: Her küçük davranışın içinde saklı
Ama sonra umut geliyor.
Çünkü otobüs durağındaki o yaşlı adamı düşünüyorum. Bana “üşüme” diyen o kısa cümleyi.
Ya da markette sırada beklerken arkamdaki kişinin “önce siz geçin” demesini.
Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor ama aslında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ruhuna çok yakın.
Belki de 10 Aralık 1948 sadece bir tarih değil, bir başlangıç enerjisiydi. İnsanlara “bunu hatırla” diyen bir işaret.
“Türkiye hangi tarihte insan hakları Evrensel Bildirgesini onaylamıştır” konusundaki yazımızı okuduğunuz için teşekkür ederiz. Motevo olarak sizlere her zaman kaliteli içerik sunmaya devam edeceğiz.
Gece ve kendime yazdığım son not
Defterin en alt satırları
Gece oldu. Odamda ışık sarı ve yumuşak. Dışarıda rüzgâr hâlâ var ama artık daha uzak geliyor.
Defterimi açıyorum ve son bir şey yazıyorum:
“İnsan hakları, bir tarihte kabul edilen bir metin değil sadece. Her gün yeniden hatırlanması gereken bir şey.”
10 Aralık 1948… Türkiye’nin de kabul oylamasında yer aldığı o gün… Artık benim için sadece bir tarih değil.
Bir hatırlatma.
Bir çağrı.
İçimde kalan son his
Bugün içimde en çok kalan şey şu:
Ben büyük değişimleri göremeyebilirim. Ama küçük anların dünyayı değiştirme ihtimali var.
Ve belki de insan olmanın en zor kısmı bu: Büyük idealleri, küçük hayatların içine sığdırmaya çalışmak.
Kayseri’nin soğuğu devam ediyor. Ama içimde garip bir şekilde sıcak bir şey var.
Belki umut.
Belki sadece devam etme isteği.
Ama ne olursa olsun, 10 Aralık 1948 artık benim için bir tarih değil sadece. İnsan olmanın hatırlatıldığı bir gün gibi duruyor zihnimde.